Sen hâlâ okuyor musun?
Halamın oğlu Lütfi, ilkokul 1’de okumak için Bavuna köyünden Ağrı merkeze taşındı. Hiç de memnun değildi. Köy hayatını, çobanlığı ve koyunları çok seviyordu. Ana zoruyla gelmişti bir kere. Ablasının evinde kalıyordu. Ancak 1 yıl zor dayandı, 1. sınıf bitince sevinçle köye döndü. 9-10 ay uzak kalmanın verdiği hasretle eminim köyde çok iyi vakit geçirdi.
Ancak, 2. yıl başladı ve Lütfi yine şehire postalandı! Sabahları birlikte Alparslan İlkokuluna yürürdük. Hiç memnun değildi, ama mecbur.
O zamanlar okul çift tedrisat olduğu için sabahçılar 7-12, öğlenciler 12-17 arası okulda olurduk. Sanırım 1-2 hafta geçti, bir sabah yine birlikte erkenden okula gidiyorduk. Birden bire başında bir çoban olan bir koyun sürüsüne rastladık. Çoban, bizim mahallemizin kenarından bir ağıldan otlamaları için koyunları düze götürüyordu. Lütfi’nin gözünde şimşekler çaktı! Bana sakın kimseye söyleme diyip, çantasıyla ve siyah önlüğüyle çobana katılıp gitti. Bütün gün dağda düzde kaldı, akşamada bütün gün okuldaymış gibi döndü. Kimse de sorgulamadı, ben de bir şey söylemedim.
Ancak Lütfi bu macerayı 3-5 gün daha yapınca, durumun farkına vardılar ve “kız anam bunun okuyacağı filan yok” diye Lütfiyi köye geri postaladılar. Ne kadar mutlu olduğunu tahmin edersiniz.
Lütfi bir daha okula gitmedi. Okuma yazmayı, aritmetiği kendi başına öğrendi. Zavallı Çetin, ilkokulu bitirdi, yetmedi ortaokul, sonra lise, sonra İstanbul’da üniversite. Üstüne üstlük artık neyse (Lütfinin gözünden) bir de yüksek lisans. Her yaz Ağrı’ya gelirdim ve ne zaman Lütfi’ye rastlasam, beni sorguya çekerdi, “Çetin sen hala okuyor musun, yahu ne bitmez bir şeymiş, iyi ki 2. sınıfın başında terk ettim” diye bana takılırdı.
