Bana kendinizi anlatıp, yorulmayın

Uzun zamandır yazmam gerektiğine inandığım bir lise hatıram var. O olayın aklımdan çıkması mümkün değil çünkü karakterimin kendine yön çizdiği anlardan biridir. Topu topu 15 dakika sürdü ama hiçbir zaman unutamadım.

Ağrı’da kış Ekim ayı gibi başlardı; ortaokul ve lisenin 6 yılı boyunca, 29 Ekim merasimi ve 10 Kasım anma günü en çok üşüdüğümüz ve en çok yorulduğumuz günler olurdu. Bir sonraki bayram 23 Nisan ama lise öğrencilerini pek tutmazlardı. 19 Mayıs’da üşürdük ama azıcık güneş var hiç olmazsa diye sevinir, dayanırdık.

10 Kasım genellikle okul içinde bir anma olayı olarak geçerdi. Sadece birkaç saat sürerdi. Yine de kalorifersiz buz gibi salonda ayakta saatlerce beklemek gerçekten zor gelirdi; elimizden geldiği kadar dayanmaya çalışırdık.

Benim ailemin ekonomik durumu relatif olarak daha iyiydi; ceketime ilaveten süveterim, gömleğim, iç gömleğim ve fanilam olurdu ama bütün bu katlara rağmen o soğukta ayakta durmaktan bitap düşerdim. Arkadaşlarımın arasında bir tek gömlek ve ince ceketle okula gidip gelenler olurdu; fakirliğin gözü kör olsun diyeceğim. Ancak, müdür ve öğretmenlerin kuralcılığı ve sertliği özellikle bu arkadaşlarımı daha çok üşütür ve daha çok yorardı.

Bu törenlerden sonuncusunda (lise sondaydık artık) bir arkadaşım törenin verdiği stres, üşümenin verdiği hareket etme ihtiyacı veya benzeri bir nedenle yanındaki arkadaşla sessizce şakalaşmış, azıcık hareket etmiş ve çok az duyulacak bir şekilde gülmüştü.

Bir öğretmenin bunu farkettiğini ve benden bir sıra geride duran bu öğrenciye doğru yürüdüğünü gördüm. Arkadaşımın adını da yazayım, kayıt tamamlansın: Kemal Kaya. Her gün Ağrı’nın -20 derece karında kışında okula bir ceket, bir gömlek ve bir atkı ile gelen, fukara bir ailenin 8 yada 10 çocuğundan biri olan Kemal Kaya.

Öğretmen yabancıydı, yani Ağrılı bir öğretmen değildi. Bunu söylemek lazım çünkü Ağrılı bir öğretmen öğrencilerin halini sezerdi, bilirdi ve anlardı. Böyle hoyratça davranışlara kalkışmazlardı. Ağrı dışından, özellikle Türkiye’nin orta veya batı bölgesinden gelen ufak tefek biriydi diye hatırlıyorum. Adını hatırlamıyorum; bugün hatırlasam yine unutmak isterim.

Bu öğretmen Kemal Kaya’ya yaklaşıp kuvvetli bir sille vurdu. Kemal Kaya’nın sillenin etkisiyle yere düşeceğini sandım; ama düşmedi. Öğretmen daha kuvvetli bir sille vurdu. Kemal Kaya bir sutün gibi yerinden bile kıpırdamadı. Öğretmen her sikkesinde Kemal Kaya sallandı ama ayakta durdu. Sanırım bütün gücünü topladı ve kendisine yapılan bu haksızlık karşısında dik durmaya karar verdi. Öğretmen nerdeyse 10 belki de 15 defa Kemal Kaya’ya silleler ve yumruklarla vurdu. Kemal Kaya düşmedi ama burnundan kanlar fışkırmaya başladı; yüzüne, ceketine, gömleğine, yerlere kocaman kan damlaları düşüyordu.

Öğretmen devam etseydi, sınıfımızdan birkaç öğrenci eğitim hayatlarını feda edip öğretmeni döverlermiydi diye hala düşünüyorum. Ancak başka bir öğretmen müdahale etti. Saldırgan öğretmeni geri çekti; iki öğrenciye Kemal Kaya’yı lavaboya götürün dedi.

Müdür de töreni kısa kesip hepimizi azad etti.

Evet ben sizi iyi biliyorum.
Bana kendinizi anlatıp, yorulmayın.